6 Haziran 2010
Hz. Muhammed’i örnek edinmek
Birçok değerlerin ve kıymet hükümlerinin alt üst olduğu, kalbî ve ruhî hayatın iflas ettiği, Muhammedî bir havanın bizden uzaklaştığı günümüzde, Hz.Peygamber (s.a.v.)’e ittiba etmek çoğu meselelerimizi çözümleyecektir. Zîra sevgili Peygamberimiz Veda Hutbesinde; “Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir”(1) buyurmaktadır.
Biz müslümanlar ne bulduysak O’na ittibâ etmekte bulduk, yine ne bulacaksak O’na yaklaşmada, O’nu anlamada ve O’na ittibâ etmekte bulacağız.
Bizler Hz. Peygamber (s.a.v.)’i kaybetmekle her şeyimizi kaybettik, bu uzun yolda kaybettiğimiz herşeye yeniden sahip olmamız, Hz.Muhammed (s.a.v.)’i yeniden bulmaya ve gönüllerimizde O’na karşı coşkun sevginin uyanmasına bağlıdır.
Büyük meselelerin çözüm beklediği çok çetin günlerdeyiz. Hangi asırda yaşarsak yaşayalım, hangi devirde bulunursak bulunalım, önümüzde cereyan eden hadiseler hangi cinsten olursa olsun bizler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hayatımızda örnek edinirsek kurtuluşa ereceğiz. Aksi takdirde kurtuluşumuz mümkün değildir.
Hz. Peygamber örnektir ve kendisine uyulmalıdır
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de mü’minlere Hz. Peygamber (s.a.v.)’i örnek gösteriyor:
“Allah’ı ve âhiret gününü arzulayan ve Allah’ı çokça zikredenler için, siz mü’minler için Allah’ın Rasulünde pek güzel bir örnek vardır.”(2) buyuruyor.
İşte bu yüzden, ashab-ı kiram onun hayatını titizlikle izlemiş; ilkelerini hem kendileri için örnek almış, hem de sonraki nesillere büyük bir gayret ve özenle nakletmişlerdir. Dolayısıyla, peygamberimizi örnek almak müslüman için, öncelikli bir dinî görev konumundadır.
İslam bilginlerinden İbn Hazm’ın şöyle söylediği kaydedilmektedir: “Ahiret iyiliğini, düzgün yaşayışı ve bütün faziletleri kazanmak isteyen kişi, Hz. Muhammed (s.av.)’i örnek alsın. Çünkü Rasulullah bütün hayırlarda en ileridedir. Allah O’nun ahlâkını övmüş, faziletleri en mükemmel şekliyle O’nda toplamış ve O’nu her türlü kusurlardan arındırmıştır.”(3)
Şunu iyi bilelim ki O, sadece kuru bir örnek değil, her emri yerine getirilmesi lazım gelen ve her hareketi benimsenip, hayata yansıtılması gereken bir rehberdir.
Yüce Allah buyuruyor ki:
“Rasul size neyi verdi ise, onu alın! Neden men etti ise ondan da sakının”(4)
Zaten O’nun sözleri ve hareketleri kendi nefsinin eseri değildir. Yüce Mevlâ’nın vahyi ve ilhamının mahsulüdür.(5)
Peygamberlere itaat gereklidir
Peygamberlerin gönderiliş gayelerinden biri de onların ümmetlerine güzel birer örnek olmalarıdır. Hz. Peygamber (s.a.v)’i örnek edinmek, her şeyden önce Allah’ın emridir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette Hz.Peygamber’e itaat etmek, Allah’a itaat etmekle denk tutulmuştur. Yüce Allah Nisâ suresinde şöyle buyurur:
“Rasule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”(6)
Bu ayette, Allah’ın elçisine itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Diğer bir ayette de Allah’ın sevgisine ve mağfiretine nâil olabilmek için, Hz.Peygamber (s.a.v)’e tâbî olmak emredilmektedir:
“De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”(7)
Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, Allah’ın rızası ve sevgisi Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine uymakla elde edilebilir. Bir mü’minin en büyük ideali, kendisini Allah’a sevdirmektir. Yani O’nun rızasını kazanmak, gazabından korunmaktır.
Asıl hedef Allah’ın rızasıdır
Aslında kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen sadakalar, işlenen her çeşit hayırlar, İslam yolunda tüketilen bütün nefesler tek gayeye bakar; o da Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bunun da tek yolu Rasulullah (s.a.v)’ın sünnetine uymak ve hayatımızı O’nun hayatına benzetmek ve O’nu örnek edinmektir.
Yüce Allah, büyük-küçük her meselede Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymayı, O’nun verdiği hükme razı olup teslim olmayı, imanın gereği saymaktadır:
“Rabbin adına yemin olsun ki, onlar, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerde seni hakem kılmadıkça, sonra da içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan senin verdiğin hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe asla iman etmiş olmazlar.”(8)
Yüce Allah bu ayette üç noktaya dikkatimizi çekiyor:
1. Her meselede Rasulullah’ın hakemliliğine başvurmak.
2. O’nun verdiği hükümden dolayı içimizde hiçbir sıkıntı ve rahatsızlık duymamak.
3. Tam bir teslimiyetle O’na boyun eğmek.
Kur’an-ı Kerim, mü’minlerin mutlak teslimiyetten başka bir tercih haklarının da olmadığını kesin bir ifade ile haber veriyor:
“Mü’min bir erkek ve kadın için, Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık onlar için hiçbir tercih hakkı yoktur”(9)
Hz. Peygamber (s.a.v)’in emrine itaat etmemek, O’na sırt çevirmek, Allah’ın emrine isyandır. Hz. Peygamber (s.a.v)’e karşı ızhar edilen her duygu ve hareket, aslında Allah’a karşı ızhar edilmiş demektir.
Kur’an’da bazı ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v)’e isyan, hüsran ve badbahtlık sebebi olarak gösterilmektedir.
“Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına büyük bir felaket gelmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar”(10)
Nisâ suresinde ise aynı hususta şöyle buyurulur:
“Kim kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda yapayalnız bırakırız ve onu cehenneme sokarız! Cehennem ne kötü bir yerdir.”(11)
Hz. Peygamber (s.a.v)’e tâbî olup, O’nu örnek edinmek hususunda bizzat Rasulullah’ın söylediği birkaç cümleyi de hatırlayalım:
“Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse, Allah’a isyan etmiş olur.”(12)
Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
“Bütün ümmetim cennete girecektir, ancak yüz çevirenler müstesnâ!
Dediler ki:
- Ey Allah’ın Rasulü! Yüz çeviren kimdir?
- Kim bana itaat ederse cennete girer. Bana isyan edene gelince o, yüz çevirmiştir.”(13)
Bu dünyada Peygambere itaat etmenin, O’nu örnek edinmenin önemini anlamayıp, O’na itaat etmeyen kişi ahirette pişmanlık duyacaktır: Bakın Yüce Allah, ahirette bu pişmanlığı duyanların halini bize nasıl açıklıyor:
“O gün zâlim, ellerini ısırıp diyecek ki: Keşke ben de O Peygamberle aynı yola girseydim!…Vay başıma! Keşke falancayı dost edinmesem, onu örnek almasaydım”(14)
Hz. Peygamber’in sünnetine uymak
Müslümanların, her sahada Hz. Peygamber (s.a.v)’i örnek edinmeleri gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v)’i örnek edinmek demek, O’nun sünnetine uymak demektir.
Arapça bir kelime olan sünnet; yol, birinin devamlı gittiği yol, âdet, gidişat, hayat tarzı gibi anlamlara gelir. Terim anlamıyla “sünnet” deyince Peygamberimiz (s.a.v)’in söz, fiil ve takrirleri demektir. Takrir, Arapça’da onay demektir. Peygamberimiz (s.a.v) bilgisi dahilinde yapılan bir davranışa veya söylenen bir söze karşı çıkmamışsa, bu, O’nun o davranış veya sözü onayladığı, en azından mübah saydığı anlamına gelir. Çünkü insanları Allah’ın rızasına ters olan her şeyden uzaklaştırmak için görevli olan bir peygamberin, üstelik kendisinin her davranışının ashabınca takip ve taklit edildiğini bile bile Allah’ın rızasına ve dine muhalif bir davranış karşısında susması düşünülemez.
Kısaca söylemek gerekirse sünnet, Peygamber (s.a.v)’in hayat tarzı demektir. Hayat tarzı, kişinin hayat anlayışının dışa vurmuş şekli demektir. Şu halde Peygamber (s.a.v)’in sünnetinin temelinde O’nun hayat anlayışı vardır. İnsanlar tarih boyunca “Ben kimim, nereden geldim, niçin geldim, nereye gidiyorum?” gibi sorulara cevap aramışlar ve bu sorulara verdikleri cevaplara göre hayata anlam vermişler, hayat gayelerini buna göre tesbit etmişlerdir. İşte Cenab-ı Hakk gönderdiği peygamberler vasıtasıyla bu soruların doğru cevabını insanlara bildirmiş ve ona göre hayat sürmelerini istemiştir. Sünnet bir hayat tarzı ise -ki öyledir- bu hayat tarzını gerçek manasıyla idrak etmek, onun arkasındaki hayat anlayışını bilmeye bağlıdır. Bu hayat anlayışını kavrayabilen kişi şuurlu bir şekilde Hz. Peygamber’in sünnetini yaşayabilir. İşte sünnetin temelindeki bu hayat, bizim itikad, yani iman dediğimiz şeydir. Bu noktada sünnetin inanç ve zihniyet boyutu sözkonusudur. Yani Peygamber (s.a.v)’in hayat gayesi ne ise hayata verdiği anlam nasılsa, O nasıl bir imana sahipse, müslüman da öyle bir imana sahip olmaya gayret etmelidir. O’nun değer yargılarını aynen benimsemelidir. Müslüman her şeyden önce Hz. Peygamber (s.a.v)’in iman dünyasını, gönül dünyasını, fikir dünyasını kavramaya ve O’nu örnek almaya çalışmalıdır. Müslüman, Peygamber (s.a.v)’in tevhid anlayışını, nefis ve arzular dahil her türlü maddî ve manevî puta gönülde yer vermeyişini, Allah’a rağmen hiçbir otorite kabul etmeyişini, kulluk şuurunu, Allah sevgisini ve korkusunu, kader ve tevekkül anlayışını, kainatın her yerinde Allah’ın tecellilerini ibretle seyredişini, sebeb-müsebbib anlayışını, ulûhiyet anlayışını, değer yargılarını iyi tesbit edip, sünneti yaşarken bunları işin temeline koymak ve içine sindirmek zorundadır.
Kur’an’ın beyanına göre yaratılış gayemiz ibadet, yani kulluktur.(15) Peygamberimiz (s.a.v) de hep kulluğunu vurgulayarak ümmetine bu konuda yeterli mesajı vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) ibadeti, sadece belli zamanlarda yapılan görevler olarak değil, hayatın her lahzasını içine alan bir kulluk ve mes’uliyet anlayışı olarak anlayarak, hayatının tamamını ibadete dönüştürmüştür. Müslüman da, dar çerçevede ibadetlerinde; geniş çerçevede bütün davranışlarında kulluk şuuru içinde olarak ihlas, huşû, huzur, ihsan, hamd, marifetullah gibi kulluğun özünü teşkil eden manevî hasletlerde Peygamber (s.a.v)’e benzemeye çalışmalıdır.
Rasulullah’ın siyaset, ekonomi, hukuk, ahlâk, âdâb, eğitim, aile hayatı gibi konulardaki uygulamaları, O’nun sünnetinin sosyal boyutunu teşkil eder. Bu yönüyle Hz. Peygamber (s.a.v), hem toplumun lideri, hem de toplumun üyesi olarak, mükemmel bir İslam toplumunun nasıl olması gerektiğini pratik olarak bizlere göstermiştir.
Biz müslümanlar, Peygamberimizin kul hakkına karşı hassasiyetini; kuvvetin değil hakkın hakim olduğu hukuk anlayışını; “Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir.”(16) buyruğundaki sosyal adalet anlayışını; ferdi topluma, toplumu ferde feda etmeyen idare anlayışını; yeryüzünde adaleti hakim kılmayı esas alan i’lây-ı kelimetullah anlayışını; her türlü sömürüyü bertaraf eden ve eşref-i mahlukat olan insanın, insanca yaşamasını hedef alan ekonomi anlayışını; insanın ruh-beden bütünlüğünü bozmadan insan-ı kâmil yetiştirmeyi esas alan eğitim anlayışını, kısaca söylemek gerekirse, O’nun toplum hayatında amaçladığı hedefleri ve esas aldığı ilkeleri sosyal hayatımızın temeli haline getirmeliyiz.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in örnek ahlâkını, ferdî ve sosyal hayatımızın temeline koymalıyız. O’nun şefkatini, merhametini, affediciliğini, müsamahasını, kolaylaştırıcılığını, yardımseverliğini, alçak gönüllülüğünü, dürüstlüğünü, sözüne sadakatini, hilmini, cesaretini, iktisadını, dünyanın geçici menfaatlerine değer vermeyişini, zühdünü, şükrünü, sabrını, azmini, sebatını, tevekkülünü, teslimiyetini, cana yakınlığını, tatlı dilliliğini, inceliğini, zarafetini, vakarını, izzetini, teennisini, yiğitliğini, emanete riayetini, elhasıl burada sayamayacağımız bütün güzel hasletlerini içimize sindirip, karakter haline getirmeyi hayat gayesi edinmeliyiz. Çünkü O Yüce Peygamber (s.a.v) “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”(17) buyurarak ebedî risaletin gayesinin ahlâkî kemâle ulaşmış insan-ı kâmil yetiştirmek olduğunu vurgulamaktadır.
Sonuç
Sonuç olarak diyebiliriz ki; Hz. Peygamber’i örnek edinmek, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmak Yüce Rabbimizin bir emridir. Hangi asırda yaşarsak yaşayalım, hangi devirde bulunursak bulunalım, önümüzde cereyan eden hadiseler hangi cinsten olursa olsun, bizlere düşen görev; Hz. Peygamber’in getirdiği prensipleri benimseyip, hayatımızı O’nun hayat felsefesine uygun hale getirip, O’nun gibi düşünen, O’nun gibi yaşayan, O’nun gibi ibadet eden iyi bir kul ve Müslüman olmaya ve bu uğurda elimizden gelen gayreti göstermeye çalışmalıyız.
Dipnotlar:
(*) Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. msoysaldi@hotmail.com
1- Müslim,Hac,147.
2- Ahzab, 33/21.
3- Çağrıcı, Mustafa, “Nebevî Öğretide İdeal Birey, Toplum ve Devlet”, Hz.Peygamber’in Hayatından Davranış Modelleri, 3.Baskı, Ankara 2000, s. 73.
4- Haşr, 59/7.
5- Necm, 53/3-4.
6- Nisâ, 4/80.
7- Al-i İmrân, 3/31.
8- Nisâ, 4/65.
9- Ahzab, 33/36.
10- Nur, 24/63.
11- Nisâ, 4/115.
12- Buhârî, Cihad, 109, İ’tisam, 3; Müslim, İmaret, 32-33; Nesâî, Biat,27.
13- Buhârî, İ’tisâm, 2.
14- Furkan, 25/27-28.
15- Bkz., Zâriyât, 51/56.
16- Hâkim, el-Müstedrek, IV,167.
17- Muvatta, Hüsnü’l-Huluk, 8.
6 Haziran 2010

ŞEYTAN ADEM’E NEDEN SECDE ETMEDİ ?
Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!
Tanrı’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Tanrı işinin eseridir.
Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir? İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün zaman ardını nasıl görebilirsin?
Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o iş yapma kudretini yaratır? Ey oğul! Tanrı, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda diğer bir işi yapmasına mani olamaz.
Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.
Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.
Günah ettiği halde edebe riayet ederek Tanrı’ya isnad etmedi. Tanrı’nın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.
Adem, tövbe ettikten sonra Tanrı, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi.
Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Tanrı, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.
Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!
Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de anlayasın:
Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el… her iki hareketi de bil ki Tanrı yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur. İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın pişman olduğunu ne vakit gördün?
Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl değildir ki.
Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kamildi.
Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.
Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği meydandadır.
Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki?
Cehil bahsine gelirsek o Tanrı’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!
Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.
Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz? Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama hiçbir şeyi yoktur!